Makale

İş Dünyasının Yapay Zeka ile İmtihanı

Yükselen Yapay Zeka Dalgası

İnternet, iş dünyasını dönüştürdü; bunu artık bir klişe gibi söylüyoruz. Ama yapay zeka, özellikle de üretken yapay zeka, interneti bile bir “ısınma turu” gibi gösteren çok daha büyük bir dalga. Son on yılda, şirketlerin strateji belgelerinde, yönetim kurulu sunumlarında, yatırımcı mektuplarında en çok geçen kelimelerden biri “AI” oldu. Başlangıçta bu kavram daha çok veri bilimi projeleri, makine öğrenmesi modelleri ve tahmin algoritmaları etrafında şekilleniyordu. Bankaların dolandırıcılık tespiti, perakendecilerin talep tahmini, üreticilerin kestirimci bakım projeleri, sessiz sedasız iş yapan erken dönem uygulamalardı. Kimse bunlara “devrim” demiyordu; ama zemin hazırlanıyordu.

Ardından derin öğrenme ile görüntü tanıma, konuşma tanıma ve doğal dil işleme alanlarında ciddi sıçramalar geldi. Büyük teknoloji şirketleri “AI-first” söylemini benimsedi; reklam hedeflemesini, arama sonuçlarını, tavsiye motorlarını, tedarik zincirini, hatta iç süreçlerini yapay zeka ile optimize etmeye başladı. Yine de bu dönemde AI, geniş iş dünyası için biraz “arka planda çalışan sihir” gibiydi; kodun içindeydi ama toplantı odalarındaki sohbetin merkezinde değildi.

Üretken yapay zekanın sahneye çıkmasıyla tablo tamamen değişti. Bir anda, sunum hazırlayan, rapor yazan, kod üreten, e-posta taslakları oluşturan, görsel ve video üreten sistemler hayatımıza girdi. Artık yapay zeka sadece veri bilimcilerin konusu değildi; pazarlamacıların, insan kaynaklarının, satış ekiplerinin, ürün yöneticilerinin, hatta KOBİ sahiplerinin bile günlük gündemine yerleşti. Çalışanlar kendi işlerini hızlandırmak için bireysel olarak bu araçları kullanmaya başladı, şirketlerse “Bizim resmi AI stratejimiz ne olacak?” sorusuyla yüzleşti.

Bu ilgi, devasa ekonomik beklentilerle de beslendi. Büyük danışmanlık şirketleri ve Dünya Ekonomik Forumu, önümüzdeki yıllarda yapay zekanın trilyonlarca dolarlık ek ekonomik değer yaratacağını öngören raporlar yayınladı. Silikon Vadisi başta olmak üzere teknoloji ekosistemleri, yapay zekaya adeta para yağdırmaya başladı. Her hafta yeni bir fon, yeni bir startup, yeni bir “oyun değiştirici” ürün duyurusu görüyoruz.

Fakat aynı anda başka bir duygu da güçleniyor: Balon endişesi. Borsadaki yüksek değerlemeler, gelirleri henüz oluşmamış şirketlerin astronomik fiyatlara ulaşması, yapay zeka etiketli her girişime sorgusuz sualsiz para akması, 2000 yılındaki dot-com dönemini hatırlatıyor. MIT’nin yayımladığı ve üretken yapay zeka projelerinin yaklaşık yüzde 95’inin somut bir değer üretmediğini vurgulayan rapor, bu endişeyi daha da görünür kıldı. Birçok yönetici kendi kendine şu soruyu soruyor: “Acaba yine mi abarttık?”

Gerçekçi yanıt şu: Evet, bir yapay zeka balonu riski var; ama bu, teknolojinin kendisinin balon olduğu anlamına gelmiyor. Esas problem projelerin, iş modellerinin ve yönetim anlayışının yeterince olgun olmaması. İnternette de böyle olmuştu: Balon patladı, ama internet kaldı ve dünyayı dönüştürmeye devam etti. Yapay zekada da benzer bir yol bizi bekliyor.

Ekonominin Yeniden Şekillenmesi

Yapay zekanın ekonomik etkisini anlamak için, onu sadece maliyet düşüren bir otomasyon aracı olarak değil, ekonominin dokusunu yeniden örme potansiyeli taşıyan bir genel amaçlı teknoloji olarak görmek gerekiyor. Şirketler açısından bakıldığında üç ana düzeyde etki görüyoruz: verimlilik, kalite ve yeni iş modelleri.

Verimlilik tarafında hikâye nispeten net. Rutin raporlamanın otomasyonu, müşteri sorgularının önemli bir kısmının botlarla karşılanması, faturalama, mutabakat, stok kontrolü gibi tekrar eden işlerin yazılım agent’larına devredilmesi, aynı işi daha az kaynakla yapmayı mümkün kılıyor. Bunu, klasik anlamda operasyonel verimlilik artışı olarak okuyabiliriz.

Kalite boyutunda ise yapay zeka, karar süreçlerini daha veriye dayalı ve daha öngörülebilir hâle getiriyor. Talep tahmini, fiyat optimizasyonu, stok yönetimi, bakım planlama gibi alanlarda daha doğru tahminler sayesinde hem israf azalıyor hem de müşteri memnuniyeti artıyor. Kişiselleştirilmiş ürün ve hizmetler, geçmişte ancak niş ve pahalı segmentlere sunulabilirken, artık ölçeklenebilir hâle geliyor.

Asıl radikal etki ise yeni iş modellerinde gizli. Veri ve algoritma, başlı başına bir değer yaratma unsuru hâline geldikçe, “iç süreç iyileştirmesi”nin ötesine geçen, doğrudan müşteriye sunulan yeni hizmetler ortaya çıkıyor. Sadece ürün değil, ürünün kullanımından ve yarattığı veriden doğan içgörüyü de satmak, danışmanlığı yazılıma gömmek, platform ve ekosistem kurmak gibi modeller çoğalıyor. Trilyon dolarlık tahminleri gerçek kılacak olan da bu dönüşüm: Yapay zekayı sadece maliyet kalemlerinden biri değil, iş modelinin kalbi hâline getirebilen şirketler.

Ekonomik faydanın ne kadarının kimlere gideceği ise tamamen bizim tercihimize bağlı. Yanlış tasarlanmış politikalar ve kör kâr odaklılık, verimlilik kazanımlarının büyük kısmını sermaye sahiplerine kaydırırken, geniş kitlelerin payını sınırlı bırakabilir. Dikkatli ve bilinçli bir yönetişim, bu yeni değerin daha dengeli dağılmasını sağlayabilir. Yapay zeka, hem uçurumları derinleştirebilecek hem de köprüler kurabilecek bir güç; farkı yönetişim belirleyecek.

Robotlar ve Görünmez Emek

Otomasyon denince zihnimizde ilk canlanan, hâlâ fabrikalardaki robot kollar. Oysa bugün, fiziksel robotların yanı sıra, ekranın arkasında çalışan görünmez robotlar, yani yazılım agent’ları giderek daha büyük rol oynuyor. Depolarda kendi kendine gezen robotlar, lojistik merkezlerinde ürün taşıyan otonom araçlar, tarımda milimetrik hassasiyetle çalışan makineler fiziksel dünyanın aktörleri. Diğer yanda, ekranımıza hiç yansımadan e-posta gönderen, form dolduran, sistemler arasında veri taşıyan, iş akışlarını tetikleyen yazılımsal çalışanlar var.

Giderek daha net soruluyor: Bu robotlar ve agent’lar pek çok işi gerçekten üstlenebilecek mi? Cevap, kısmî de olsa evet. Kuralları belirli, tekrarlayan, istisnası az olan her iş, otomasyon için aday. Bu sadece mavi yaka ya da operasyonel rol anlamına gelmiyor; beyaz yakalı birçok pozisyonun önemli bir kısmı da yapılandırılmış görevlerden oluşuyor. Rapor derlemek, veriyi temizlemek, aynı tip e-postaları yanıtlamak, standart sözleşme hazırlamak, belirli şablonlara göre sunum üretmek gibi işler giderek yazılım agent’larının alanına kayıyor.

Yine de bu tablonun tek boyutlu okunması büyük hata olur. Zira her işi parçalarına ayırdığınızda, bu parçaların önemli bir kısmı rutin olsa da, bazıları doğası gereği insanî: belirsizlikle başa çıkma, empati, yaratıcı problem çözme, ilişki kurma, güven inşa etme, stratejik yön tayini gibi. Başarılı şirketler, otomasyona bakarken temel soruyu şöyle soruyor: “Bu işin hangi parçalarını makinelere devredebiliriz ki insanları daha anlamlı ve katma değerli işlere kaydırabilelim?” Cevaplanması gereken soru “Kimleri çıkarırız?” değil, “Kimleri nasıl dönüştürürüz?” olmalı.

Burada MIT’nin %95 projenin değer üretmediğini söyleyen raporu önemli bir uyarı niteliğinde. Demek ki sadece araçları devreye almak yetmiyor; iş süreçlerini baştan tasarlamak, rollerin içeriğini yeniden tanımlamak, ölçüm sistemlerini güncellemek gerekiyor. Aksi hâlde otomasyon, yama üstüne yama yapılan eski süreçlerin üzerine kondurulmuş parlak bir maske olarak kalıyor ve beklenen fayda ortaya çıkmıyor.

İşin Geleceği ve Sürekli Öğrenme

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkisi, son yıllarda ekonomistlerin, sosyologların ve düşünürlerin en çok tartıştığı konulardan biri. Daniel Susskind, Daron Acemoglu, David Autor gibi isimler ve WEF’in Future of Jobs raporları, bu tartışmanın teorik zeminini oluşturuyor.

Susskind, meslekleri görevler bütünü olarak okumayı öneriyor. Bir mesleğin tamamı değil, içindeki pek çok görev otomasyona gidebilir. Bu bakış açısı, “Bu meslek yok olacak / yok olmayacak” ikiliğini yumuşatıyor; daha incelikli bir resim çiziyor. Daron Acemoglu ise teknolojinin yönü konusunda uyarıyor: Eğer yapay zekayı sadece insan emeğini ikame etmek için kullanırsak, büyüme kısıtlı kalırken eşitsizlik artabilir. Ona göre mesele, teknolojiyi istihdam dostu ve kapsayıcı bir yönde tasarlamak. David Autor, orta sınıf işlerin erimesine ve rutin işlerin otomasyona devrine dikkat çekerek, yeni beceri setlerine geçişin önemini vurguluyor. WEF ise her yeni raporunda aynı mesajı güçlendiriyor: Bazı işler kaybolacak, bazıları dönüşecek, yeni işler ortaya çıkacak; belirleyici unsur, yeniden beceri kazandırma kapasitemiz olacak.

Buradan şirketlere ve profesyonellere çıkan net bir sonuç var: Gelecekte ayakta kalmak için “öğrenen insan” olmak yetmeyecek, “sürekli öğrenen insan” olmak gerekecek. İçinde bulunduğumuz dönem, öğrenmenin yanında “unlearning” ve “relearning”i de zorunlu kılıyor. Dün bize başarı getiren kalıpları terk edebilmek, kendimizi sürekli güncellemek, belli aralıklarla mesleki kimliğimizi yeniden tanımlayabilmek, kariyer yönetiminde kritik beceriler hâline geliyor.

Bu bağlamda şirketlerin eğitim ve gelişim fonksiyonları da makyaj değil, stratejik kaldıraç olarak konumlanmalı. Kurumsal akademiler, öğrenme platformları, iç eğitmen ağları, koçluk ve mentorluk sistemleri, sadece yan haklar değil, rekabet avantajının temel unsurları. İnsan kaynağını “maliyet” değil “yatırım” olarak gören şirketler, yapay zeka çağında daha rahat nefes alacak.

Şirketlerin Varoluş Nedeni

Bütün bu teknolojik ve ekonomik tartışmanın ortasında hatırlamamız gereken basit bir soru var: Bir şirket neden var? En özüyle, müşterisine değer katmak için. Yapay zeka çağı bu cevabı değiştirmeyecek; tam tersine, bu cevabı daha da keskinleştirecek. Çünkü artık müşteriyi daha iyi tanıyabilen, onun ihtiyaçlarını daha erken fark eden, daha hızlı ve kişiselleştirilmiş çözümler sunabilen şirketler öne çıkacak.

Ne var ki burada ince bir çizgi var. Yapay zekayı sadece satış artırma, maliyet düşürme ve vergi optimizasyonu çerçevesinde düşünürsek, kısa vadede bazı göstergeler parlak görünebilir. Ama müşteri gözüyle bakıldığında, güven, şeffaflık, adalet, saygı gibi unsurlar zedelenirse, uzun vadeli ilişki zarar görür. Bugün müşterilerin önemli bir kısmı, verilerinin nasıl toplandığını, nasıl kullanıldığını, algoritmaların karar süreçlerinde nasıl yer aldığını merak ediyor ve sorguluyor. Bu yüzden “müşteriye değer yaratmak” sadece işlevsel fayda değil, aynı zamanda etik ve duygusal değer yaratmak anlamına geliyor.

Yönetim kurullarının ve üst düzey yöneticilerin gündeminde “AI stratejimiz var mı?” sorusunun ötesine geçip “AI, değer yaratma misyonumuza nasıl hizmet ediyor? Hangi müşterilere, hangi çalışanlara, hangi paydaşlara ne katıyoruz?” sorusunun yer alması gerekiyor. Strateji belgelerinde yer alan metrikler de buna göre şekillenmeli; kârlılığın yanına müşteri deneyimi, çalışan gelişimi ve toplumsal etki gibi boyutlar daha görünür biçimde eklenmeli.

Yeni Nesil Müşteri ve Dijital Temsilcileri

Bugünün ve yarının müşterisi, geçmiş kuşaklara kıyasla çok daha seçici, talepkâr ve sabırsız. En iyi ürünü veya hizmeti, en iyi koşullarda, mümkünse anında almak istiyor. Fakat bunu yaparken de minimum zahmetle yetinmek istiyor. Araştırma yapmak, onlarca siteyi tek tek gezmek, koşulları karşılaştırmak, form doldurmak istemiyor. Bu işi, kendisi adına birilerinin ya da bir şeylerin halletmesini bekliyor.

İşte burada devreye kişisel agent’lar giriyor. Yakın gelecekte, her birimizin dijital dünyada bizi temsil eden, tercih ve sınırlarımızı bilen, bütçe ve zaman kısıtlarımızı anlayan, bizim adımıza araştırma yapan, pazarlık eden, seçim yapan yapay zeka yardımcılarımız olacak. Bir tatil planı, bir sigorta poliçesi, bir finansal ürün, bir elektronik cihaz alımı… Bunların önemli bir kısmını biz değil, bizim adımıza çalışan yazılım ajanları yönetecek.

Bu tablo şirketler için köklü bir paradigma değişimi anlamına geliyor. Artık sadece “müşteri deneyimi” değil, “müşteri agent’ı deneyimi” tasarlamak gerekecek. Markanızın yapay zekası, müşterinin yapay zekası ile konuşacak; fiyat, şartlar, özellikler, riskler, taahhütler iki algoritma arasında müzakere edilecek. Markanızın karakteri, vaadi ve değerleri, sadece reklam filmlerinde değil, bu dijital diyaloglarda da görünür olacak. Müşteriyle temas noktanız, çağrı merkezi veya mağaza görevlisi kadar, belki onlardan da fazla, yazılımınızın “kişiliği” hâline gelecek.

Bu yüzden bugünden şu soruyu sormak önemli: “Markamın yapay zekası nasıl davranmalı? Nasıl bir üslubu, hangi etik sınırları, nasıl bir empati seviyesi olmalı?” Müşteri memnuniyetinin önemli bir kısmı, artık bu soruya vereceğiniz cevaplarla şekillenecek.

Karanlık Ufuklar ve Aydınlık İhtimaller

Geleceğe ilişkin kötümser senaryoda, yapay zeka iş dünyasını daha da eşitsiz hâle getiriyor. Büyük şirketler ve teknoloji devleri, veri ve algoritma avantajlarını kullanarak pazarları domine ediyor; küçük ve orta ölçekli oyuncular, başa çıkamadıkları bir hız ve ölçekle karşı karşıya kalıyor. Ülkeler arasında da benzer bir uçurum oluşuyor; kendi teknoloji ekosistemini yaratamayan, sadece dışardan gelen çözümleri kullanan ekonomiler, değer zincirinin alt halkalarına sıkışıyor.

Toplum içinde ise beceri uçurumu büyüyor. Yüksek teknolojiyle iç içe çalışabilen, kendini sürekli güncelleyebilen bir kesim büyük kazançlar elde ederken, önemli bir grup düşük ücretli ve güvencesiz işlere mahkûm kalıyor. Yapay zeka destekli işten çıkarmalar, çalışanlarla şirketler arasındaki güveni zedeliyor. Balon patlarsa, yani aşırı beklentiler karşılanmaz ve büyük yatırımlar buharlaşırsa, teknolojiye ve yeniliğe duyulan inanç da zarar görüyor; uzun vadede gerekli olan dönüşüm erteleniyor.

İyimser senaryoda ise farklı bir hikâye yazılıyor. Şirketler yapay zekayı, sadece kâr maksimizasyonu aracı değil, müşteriye ve topluma daha fazla değer yaratmanın kaldıraçı olarak görüyor. Yöneticiler performans sistemlerini yeniden kurguluyor; “good business” kavramını, yani hem ekonomik hem etik açıdan sağlıklı iş yapma biçimini merkezine alan göstergeler tanımlanıyor. Devletler ve uluslararası kurumlar, veri koruma, algoritmik şeffaflık ve adalet konularında dengeli düzenlemeler yapıyor; inovasyonu boğmadan, haksızlıkları ve suistimalleri sınırlayan çerçeveler kuruyor. Eğitim sistemleri, her yaşta insana teknoloji okuryazarlığı, eleştirel düşünme ve sürekli öğrenme becerisi kazandıracak şekilde dönüşüyor.

Bu iyimser tabloda yapay zeka sayesinde müşteriler daha hızlı, daha adil ve daha kişisel hizmet alıyor; çalışanlar tekrarlayan işlerden kurtulup daha yaratıcı, daha anlamlı rollere taşınıyor; şirketler çevreye ve topluma duyarlı, uzun vadeli bakış açısına sahip yapılara dönüşüyor. Ne tamamen ütopya ne de imkânsız bir hayal. Yeter ki bugün attığımız adımlar doğru yönde olsun.

Good Business İçin Yol Haritası

Sonuçta “İş Dünyasının Yapay Zeka ile İmtihanı”, teknolojik bir sınavdan çok, değerlerimizin ve önceliklerimizin sınavı. Ne anlattığımız, kimi alkışladığımız, kime ödül verdiğimiz, geleceğin iş dünyasını şekillendirecek. Sadece maliyeti azaltan, insanı denklemden çıkartan projeleri mi öne çıkaracağız, yoksa müşteriye gerçek fayda sağlayan, çalışanları dönüştüren, topluma ve çevreye saygılı çözümleri mi takdir edeceğiz? Kültür, hikâyelerle inşa edilir; iş dünyasının hikâyelerini yeniden yazma zamanı.

Kurallarımızı, modellerimizi, metriklerimizi gözden geçirmek zorundayız. “Good life” kavramı nasıl insan için “iyi”nin tanımına dair bir çağrıysa, iş dünyasında da “good business” kavramını bilinçli biçimde tanımlamamız gerekiyor. Sadece kârlı değil, adil, sürdürülebilir, insan odaklı, gezegenle barışık iş modelleri… Yapay zeka projelerini de bu çerçeveye göre değerlendirmeli, başarı kriterlerimizi buna göre belirlemeliyiz.

Ve en önemlisi, yapay zekayı amaç hâline getirmek yerine güçlü bir araç olarak kullanmayı unutmamalıyız. Onu, verilerimizle, hedeflerimizle, değerlerimizle biz eğitiyoruz. Ne gösterirsek onu öğreniyor, neyi ödüllendirirsek onu optimize ediyor. Eğer sadece tıklamayı, dönüşümü, maliyet düşüşünü ödüllendirirsek, o da bunun peşinden gidecek. Eğer uzun vadeli müşteri değeri, çalışan gelişimi, toplumsal etki ve etik sorumluluğu da denkleme koyarsak, yapay zeka sistemleri de o hedeflere hizmet etmeyi öğrenecek.

Belki yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, bugünü şöyle hatırlayacağız: Yapay zeka büyük bir dalga olarak geldi, daha önce görmediğimiz kadar belirsizlik ve fırsat getirdi. Kimi zaman abarttık, kimi zaman korktuk, kimi zaman hayranlıkla izledik. Ama en kritik anlarda, sadece teknolojiyi değil, iş yapma biçimimizi, başarı tanımımızı ve değerlerimizi de sorgulamayı seçtiğimiz için, bu imtihanı fena sayılmayacak bir notla geçtik. İşte o gün, gerçekten “good business” dediğimiz şeyin ne anlama geldiğini, hep birlikte yaşayarak öğrenmiş olacağız.

Halil Aksu

Published by
Halil Aksu

Recent Posts

Türkiye’nin Yapay Zeka Sahnesi Genişliyor: Ekosisteme Güç Katan 40 Yeni Girişimle Tanışın

Türkiye Yapay Zeka İnisiyatifi olarak, 2017’den bu yana yürüttüğümüz haritalama çalışmasıyla Türkiye’de yapay zeka alanında…

2 gün ago

AI Veri Merkezleri ve Enerji

Yapay zeka veri merkezlerinin artan elektrik ihtiyacı, bu hafta hem ABD’de siyasi söylemin hem de…

2 gün ago

102. TRAI Meet-Up’ta “Yapay Zeka Ajanları ile Otonom İş Süreçleri” konusu konuşuldu

2017 yılından bu yana her ayın üçüncü çarşambası düzenlediğimiz TRAI Meet-Up serisinin 102’ncisini, 18 Şubat…

1 hafta ago

Deepfake reklamlar için yeni eşik

New York eyaleti, reklamda kullanılan AI ile üretilmiş sentetik performansların açıkça belirtilmesini zorunlu kılan bir…

3 hafta ago

Mars’ta Otonomi Dönemi: NASA, Perseverance ile Yapay Zekayı Sahaya İndirdi

Mars görevlerinde yeni bir eşik aşıldı. NASA, Mars’taki Perseverance gezginiyle ilk kez yapay zekanın planladığı…

4 hafta ago

Anthropic, Claude’u iş akışının merkezine çekiyor.

Anthropic’in son günlerdeki hamleleri, üretken yapay zekanın değerinin artık tek bir sohbet penceresiyle ölçülmediğini gösteriyor.…

4 hafta ago